Ana Sayfa Üyelik Giriş Sayfam Yap Sık Kullanılanlara Ekle Bize Ulaşın Hakkımızda
  
Dünya
Orta Doğu
Siyaset
Güncel
Söyleşi
Yorum
Araştırma
Tartışma
Toplum
Kültür-Sanat
Eğitim-Öğretim
Bilim
İslam Dünyası
Türk Dünyası
Ekonomi
Teknoloji
Sağlık
Çevre-Magazin
Duyurular
Basın Özetleri
      Bütün Haberler
      Bütün Makaleler
  Anket Sonuçlar 
   Kürtler (Kurmanclar-Kırmançlar) kim?
Konu hakkında bilgim yok.
Kendi başlarına bir millet.
Türklerin bir kolu.
Arapların bir kolu.
Farsların bir kolu.
Farslar, Türkler ve Arapların karışımı bir millet.
Yazarlarımız
Türk Basını
Yurtdışı Basını
e Dergiler
e Kütüphaneler
Linkler
MURAT 
YETKİN 
MİT, etnik çatışma ihtimali konusunda uyarmış
GÜNGÖR 
MENGİ 
Keşke elli tane Sami Selçuk’umuz olsa...
ÖZDEMİR 
İNCE 
PKK’nın silah bırakma koşulları
FİKRET 
BİLA 
Kılıçdaroğlu: ‘Devlet işi mezara değil arşive gider’
MURAT 
YETKİN 
Kılıçdaroğlu: Geçmişteki yanlışları telafi ediyoruz
MUSTAFA 
MUTLU 
Bu son, size hiç yakışmıyor Sayın Büyükanıt!
SEBAHAATTİN 
ÖNKİBAR 
YAŞ toplantısında beklenen şovlar?
SAVAŞ 
SÜZAL 
Davutoğlu Washington’da tekzip edildi
MURAT 
YETKİN 
İran da mı referandum, Kıbrıs da mı?
BEHİÇ 
KILIÇ 
Maksat MHP’ye saldırmak




     05 Nisan 2008 Cumartesi  
Dilin Bağımsızlığı ve Şiirin Gücü
Sadık Kemal TURAL
seyda.2008@hotmail.com
Yazarın Özgeçmişi

           Dil, düşüncenin tohumu, duygunun mayası, hayalin biçimlendiricisi, ifadenin aracıdır.

 

İfade kelimesi tek başına dilin işlevinin anlam yükünü taşıyamaz gibi görünebilir. İfade kavramı, başkasına ulaştırmak ihtiyacı duyduğumuz, söyleme veya yazma niyetiyle oluşturduğumuz anlamlı söz birliklerinin adıdır.

 

Bir ifade birliği, ya cümleler, ya cümle nitelikli ifadeler ya da mısra adı verilen yarı bağımsız parçalardır. Zaman zaman derinliği, zaman zaman genişliği dikkate alınarak, daima temel olarak bütünleştirilmişliği (kompoze edilmişliği) ölçüt olarak kabul edilen ifade birliğine metin denilir.

 

Her metinde, bir iletme ihtiyacı duyan (kişi/kurum), bir iletilen (kişi/kurum), bir de bu aradaki köprüyü kuran ifade bütünlüğü (ileti) ögesi bulunur. Metindeki duygunun, düşüncenin, hayalin, beklentinin anlaşılabilmesi ise, iki yetkinlik gerektirir: 1- İletişimin genelgeçer değerler vb. ilke ve özelliklere uygunluğu yanında karışıklığa ve yanlış anlaşılmaya imkân vermemesi... 2- İletiyi almış olanın bilgi ve birikim seviyesi…

 

İletişim, bilgilendirme ve birlikte düşünme yönündeki ihtiyacın sonucu olan ve farklı araçlar kullanılarak gerçekleştirilen bir ihtiyaç giderme yoludur. Edinilen bilgiyi, yaşanan acı ve sevinçleri, çaresizlik ve huzuru, özlem ve mutluluğu başkalarının duymasını istemek, öncelikle kendisinin anlatmasını ihtiyaç saymak, insan denilen varlığın değişmez bir özelliğidir. Bilimlik bilgiyi anlatmak, felsefî veya dinî bilgilenişi paylaşmak ile duygu yoğunluklu deneyimleri başkalarına ulaştırmak türlerinin her biri, ihtiyacın karşılanmasına ilişkin çabalardır.

 

İnsan, anlatma ihtiyacını, şiir olan ve şiir olmayan halinde, iki bölüme ayırabileceğimiz şekilde gideriyor. Şiir, bilgilenme türü ve bilgilenişi anlatma ihtiyacının doğurduğu özel bir ifade…

 

Şiir nedir? Bu sorunun cevabını paylaştığımız kimselerin bilgi, görgü ve birikim seviyesi ne ise, ona göre konuşmak gerektiğini vurgulayalım. Burada, bu salonda, şiirle ilgili belli hazırlıkları ve şiire ait duyarlılıkları olan insanlar var. BİZİM ECE’nin etrafında toplanan yüksek duyarlılıklı insanların arkasında duran bütün aydınlara öncelikle teşekkür ederek sözlerime başlamış sayılmamı dileyerek ve birkaç tanım yaparak konuma yaklaşayım.

 

Çok ötelerden edinilmiş, aklı ve zekâyı aşan; ancak, her ikisinin de saygı duyduğu türden özel bilgiye şiir denir…

 

Şiir, istenilen veya istenilmez iradeyle aranılıp bulunulan yahut hafızadaki bilgisayardan özel olarak çağırılan bilgi değil… Aklımızın derinliklerinde, tecrübenin kazandırdığı ve gözlemin doğurduğu veya bizzat yaşadığımız veyahut başkalarına ait olmak üzere işitip duyarlılığımızla, o bilgiye ortak olduğumuz noktada vücudumuzun bütünüyle başka bir iklime akıp, orada yoğunlaşıp daha sonra söze dökülmek ihtiyacıyla kıvranmamız sonunda oluşan ifade bütünlüğüne şiir denir.

 

Şiir, bir bilgi türü, bir değerlendirme dünyası, bir anlaşma niyetli çığlık, üst dil aracılığıyla ulaşılan bir özel bilgiyi, ahenkli bir biçimde paylaşma ihtiyacının sonucu olan söz bütünlüğüdür.

 

Bu noktada nazım ile şiir ayrılır; nazım, şiire benzer; ama her zaman şiir olmayabilir. Şiir ise, kendine göre bir yürüyüşü (ritmi) ve uyumlaşmışlığı (armonisi) bulunduğu hâlde, nazım kavramıyla adlandırılması veya nitelenmesi yetersiz kalan daha özel bir bütünlük… Ahenk ise, sözün ritmi ve armoniyi içinde taşıyabilecek biçimde musikiye yaklaştırılması…

 

Şiirin ne olduğunun cevabını şimdilik bir kenara bırakalım; ‘şair’ kime derler veya şair hangi çilenin insanıdır yahut neyi başarana şair denilmeli sorusunun cevabını arayalım:

 

Şair, şiir yazabilen ve şiir yazabildiğine kendisi inandığı gibi, bizi de inandırmış insanın unvanı. Şairler, tarihin ruhunu, toprağın ruhunu, atalarının ruhunu duyabilen, meleklerin ve cinlerin fısıltılarına kulak kabartabilen, ulaşabildiklerini örtülü ve ahenkli bir mesajla anlatmak ihtiyacıyla üst dile uzanabilme bilinci taşıyan, eserleriyle kendilerine göre bir okuyucu kitlesi, hatta daha ileri giderek, bir şiir ümmeti kazanan söz ustalarıdır.

 

Şair, bizden biri olduğu halde genel nüfustan ayrı sayılması gereken, yüksek bir haberleşme derdine düşmüş, içindeki/özündeki/derûnundaki çığlığını eline, diline ve kalemine taşımış insan.

 

Bir dilin imkânlarına ait sözlük ülkesini adım adım dolaşmış, şiir denilen bilgi ve duygu ülkesinde yaşayıp ifade edilmesini gerekli saydığı bir dertle yanmış, kendisini, bizim adımıza yakmış insana şair denir.

 

Şair, sizin adınıza, dil bayrağının bağımsızlığına, dilin namusuna sahip çıkma derdine düşen, dilinizin bağımsızlığına ve namusuna bekçilik eden insanın unvanıdır.

 

Şairler, başka kültürlerin açtığı örtülü ve açık savaşta kendi kültürünü engin bir hoşgörü ve sıcak, tükenmez bir sevgiyle yaşatılması savaşında gönüllü birer kahraman, milletinin bütünlüğünün devamı, değerlerinin sevdirilerek sonraki nesillere aktarılması savaşının gazileri ve şehitleridir.

 

Bir dil, edebiyatta ve bilimde anlamlı ve başarılı şekilde kullanılıyorsa, bir kültürün dünya milletleri arasında yer ve ayrıcalıklı konum elde etmesini hazırlar. Kültürler arasındaki örtülü ve açık savaşı kimler yapar? Şairler ve bilginler…

 

Şiir, özel bir dünya; şiirin dünyasına girmek için, evvelâ kalbinizin kapısını açacaksınız. Şiiri yazanın da, okuyanın da, dinleyenin de duygu dünyasının kapıları kilitli olmayacak. Kalbinin kapısını açma niyeti olmayan insanın şiirle ilişkisi olmaz.

 

Beden denilen biçim/form, dışarıdan uygulanan biçim/form bozucu aşırı uyarımlar (şiddet ve tazyik uygulamaları) karşısında sinir sistemi açısından ACI duyar. Bu acı, bu ızdırap, bu form bozulmasının verdiği aşırı rahatsızlık çeken durum çok önemli değil. Bir takım laboratuvar maddeleriyle bu acıları duy(a)maz hale gelebilirsiniz. Hintli Brahmanların, Asyalılar ile Uzakdoğuki da kamlık, Budacılık, şintoistik inançlıların, Türk sufîlerinin yaptıklarını hatırlatalım: Onlar, basit ve bayağı keyif ve hazlar yerine, bedenin ısrar ettiği (nefs-i emmâre) zevk ve mutluluğu biçim ve içerik olarak daha üst konum ve isteklere dönüştürmek için çile çekmişler…

 

Nefis, kendi haz ve heveslerinin doğurduğu yöneliş ve uygulamalarıyla bedenine acı çektirir, zarar verir. Benlik ile kimlik sahibi olmak ve kalmak isteyen insanın yöneliş ve davranışları, hem ruha, hem akla, hem de bedene, bazen acı, bazen mutluluk veriyor. Bunların üçünün aynı anda mutlu olduğu ve hiç acı duymadığı gibi, pişman da olmadığı yöneliş ve davranış sayısı çok değil. Fizik beden adına keyif ve mutluluk arayışlarının sonucunda büyük ölçüde pişmanlık olduğunu bilen ruh, acı çekmektedir. Yanılgıları ve yanlışları kendisi ve başkasına makûl gösterme, ortak düşünceye uygunlaştırma başarısı gösteren akıl bile, çoğu zaman acı duyar. Acı duymamıza yol açan, uğrunda ızdırap çektirmiş varlık, durum, kişi ve olaylara yaklaşımımız, yorumumuz ve beklentimiz ile sonuca ilişkin değer yargımız ruh, beden, akıl dengesini korumayı zorlaştırıyor. Ruh ise, duygu, sezgi ve iman denilen biçimlendirici elemanlarının verdiği yönelişlere bağlı olarak ya acı çekiyor, ya mutlu oluyor. Beden, duyu organları ile beslenme ve cinsiyet organlarına bağlı salgılamaların türü ile yoğunluğu açılarından ya acı çekiyor, ya da mutlu oluyor. Akıl denilen güç ve işlev, problem çözebildiği, üstünlük kurabildiği, acizlik duymamışlık, uyumlanma ve intibak başarısı gösterebilmişlik ölçüsünde, acı çekiyor, mutlu oluyor.

 

Şair ise, kişi, topluluk ve ve toplum ölçeğinde hem bedenin, hem ruhun, hem aklın yaşadığı çoğunlukla acıları, hayret ve hayranlıkları nadiren sevinç ve mutlulukları anlatma ihtiyacı duyan insandır.

 

Şair, kişi topluluk ölçeğindeki benlik, kimlik sıkıntılarını, ruh, beden, akıl bunalımlarını, öncelikle millî, sonra beşeri ölçekli bir ifade kalıbına taşıyabilen kişidir.

 

İnsanların çoğunluğu, dört mevsimi on iki ay içinde yaşar; şair beşinci mevsimi tanımış bulunmanın, şair, beden kafesinin dışındaki aylara ve yıllara uzanabilmiş olmanın özlem, haz ve elemlerini, onu anlayacaklara ahenkli bir şekilde söyleyen BEN’iyle BİZ’e seslenendir.

 

Sevme ve sevilme, özleme ve özlenme duygu ve düşüncesine bağlı acıları,  beklentimize ait yürekli bir şekilde anlatma ihtiyacı duyana şair, bunun yansıdığı özel ifadeli, ahenkli dil birliğine şiir denilebilir. Gerçekten sevmemiş, sevilmemiş, özlememiş, özlenmemiş, bu duyguların ve düşüncelerin ACISIYLA gerçekten samimi, fakat örtülenmiş bir ifadeyle anlatmak ihtiyacı duymamış insanlar yok mu? Var… Onlara da söyleyelim: Şiirden size ne, musikiden size ne! Siz kendinizi sayıklayın, kendinizi yüceltin veya kendinize acıyın; kendinizi sayıklarken, başkalarını gözlemlemek ve konuşmak ihtiyacını tatmin edin, geçici olanla, yüzeyde olanla avunun. Ruhunuzun yoğun duyguyu tanımayışını fark ederek şiir sevenlerden uzak durun…

 

Âşık Veysel’i dinleyelim:

 

Güzelliğin on par’etmez

Şu gönlümde aşk olmasa

 

Şiirin oluştuğu rahme düşen ilk uyarım, ilk öge, duygudur; şiir için rahim olarak bilinen ve kabullenilen yer, kalpdir.

 

Duygu nedir? Duygu… Kalbimizi sıkıştıran, tıp kelimesiyle söyleyeyim, kalbi saran koroner damarları, incecik damarları büzüp büzüp bırakan, kalp atışlarını değiştirip beynimizdeki salgı merkezlerinin her türlüsünü harekete geçiren hâlin adına duygu denir. Şiir denilen varlığa dönüşecek olan cenini oluşturan, duygu… İnsanı evire çevire bir örsün altında bir çekiçle döve döve biçimlendiren hâlin adına duygu denir: En önde gelen duygular, sevgi, şefkat, merhamet, nefret, özlem v.s.

 

Sonra akıl… Akıl, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, uzak ile yakın, haklı ile haksız, vesselam farklı olanın yahut aynı olanın farklılığına yahut aynılığını kavrayıp yanlışsız biçimde hükme bağlama gücü, karar verip davranış gösterebilme başarısı…

 

Sonra hayal… Kapadıkça gözünüzü, göz kapaklarınızın arkasındaki dünyayı yeni baştan, fakat az çok farklı biçimde görüyor olmanın adı hayaldir. Hayal etme, bir insanın iç dünyasına taşınmış fotoğraflardır dense de olur.
Hayal, rüyaya benzer; ama rüya denen olgu, oluşum biçimi, etkisi ve anlamı bakımından hayalden daha karmaşık bir ‘gerçeğimsi’ âlem…

 

Şiirin üç yanı, üç yönü, üç temeli var: Birincisi duygu, ikincisi akıl ve fikir, üçüncüsü hayal… Bunların her birini bütünleştirilmiş konuma taşıyarak âhenkli biçimde söze dökeceksiniz; şiir, bu dört ana ögenin en uygun ölçülerdeki bileşiminin seçkin kelimelerle ifadesidir.

 

Şiir, akıl veya bilim değildir; ama akılsızdan da şair olmaz; bilimle de anlaşılır kılınmalı… İdeolojinin çığırtkanı, ideolojinin kuklası olan, bildiriye dönüşme eğilimi gösteren, ahenkli ve güzel gibi görünen söz birlikleri şiir sayılmamalı…

 

Şiir, insanın yaradılışının ve benzeşirliğinin sırrını çözme uğrunda, aklın, duygu, hayal ve sezgide yıkanarak kullanılması yönündeki yüksek iletişimdir.

 

Şiir, duygu temelinde varlık kazanıyor; ama duygu selinde boğulan insandan şair olmaz. Şiir, duyguların kabarıp coşkunluğu sonunda değil, imbiklenmiş, ortaklaşalığa taşınmışlığın sonucunda oluşan uyarımların ürünüdür. Şiir, hayal ile bezenir, süslenir ve hayalimizi besler; ama akıl hastanesinde tedavi gören insanların, zaman zaman insanı hayrete düşüren çılgın hayalleri şiir değildir.

 

Şiir, duygu, düşünce ve hayalin günlük dilin imkânlarının üstünde bir ifade kalıbına dökülmesidir. Şiir, dilin duygu, düşünce ve hayal imliğinden geçirilip ahenkli olması da sağlanarak damıtılmış ve örtülendirilmiş ifadeye dönüştürülmesidir. Şiir, rüyaya benzer, rüya değildir; hülyaya benzer, hülya değildir; şiir musiki ile çok benzeşir fakat musiki, şiir değildir, şiir de musikiye indirgenemez. Bu üç kavram ile şiirin benzeştiği, mutlak ortaklık sayabileceğimiz noktası ise, dördünde de insanın, aklı bir kenara bırakarak duygunun egemen olduğu bir iklimde, özel bilgilerin elinden tutmayı denemesidir.

 

Bakın Elazığlı şair ne diyor: “Yüzünde göz izi var sana kim baktı yârim.”

 

Bana bir bilgin getirin, filoloji profesörü olsun; bu kıskançlık anıtı, bu sevmenin derinliğini gösteren ifadeyi, bir başka dile çevirsin…

 

Yunus Emre duygumuzun ve düşüncemizin, iman ve Türkçe ile yıkanmasını öğütleyen çığlıklarından birinde ne diyordu:

 

Bir ben vardır bende benden içeru

 

Şiir, BİZ adına dertli ve BEN dilli bir çığlık…

 

Yunus Baba, şiir denilen soylu ve özel söz bütünlüğünün, yalnızca bir neslin değil, nesiller arası ortak duyarlılık ve duygulanışın yönlendirmeleriyle, insanı, toplumu, diğer varlıkları sevmeye çağıran yüksek bir haberleşme olduğunu sezdiriyor. İçerdeki BEN yoluyla edinilen özel ve güzel bilgiler… Derin bir ürperti, derin bir hayret, derin bir hayranlık, derin bir ÖZLEM’e ait hüzün veya sevinç… Şiir, öncelikle bir insanın kendi dünyasının en gizli alanlarındaki hoşluk, güzellik ve yüceliklerin, sonra da, şairin toplumuna ait örtülü hoşluk, güzellik ve yüceliklerinin dil aracılığıyla duygu, hayal ve düşünce uyarımlarına yol açacak biçimde ifadesidir. Çirkinliklerin, kirlenmelerin değil, hoşlukların, güzelliklerin, özlemlerin ve bunlara duyulan derin özlemlerin ahenkli biçimde ifadesinin şiir olması gerekmez mi?

 

Benim otuz beş yıldır üzerinde düşündüğüm ve son on beş yıldır her yerde tekrarladığım, düşünce namusu sahiplerinin bizi anarak yaygınlaştırdıkları şiire ait tanımı ve bilgileri bir kez daha paylaşmak istiyorum:

 

Şiir, vahiy ile cinnet arasında koşuşturan, kaderini yaşarken sıkıntılarla bunalan, çaresizlikle başarı arasında sınavlardan geçen insanın, hayranlık, inkâr, sevgi, nefret, şefkât, merhamet, korku, özlem ve mutluluk duygularına yol açan durumlarda, idrakinin bir noktada asılı kaldığında o konumu anlatma ihtiyacıyla oluşturduğu ahenkli ifade bütünlüğünün adıdır.

 

Demiştim ya, şiir özel bir bilgilenme ve bilgilendirme türüdür; vahiy de, cinnet de, bilimlik bilgi de bilgilenme türleri; vahiy çok özel değil, en özel bir bilgilenme yolu ve yöntemi…

 

Vahiy hangi anlama geliyor? Sözlük anlamı, fısıltıyla söylenmiş, mesajı verenin öğrettiği şifrelere göre kavranılması mümkün olabilen özel ifade bütünlüğü. Vahiy, aynı zamanda dinî bir terim: Hiçbir benzeri olmayan; varlıkları yaratan; yarattıklarının hem iç ve dış yapılarını, hem de birbirleriyle ilişkilerini ‘muhtaçlık’ temelinde biçimlendiren Allah, esirgeyici, bağışlayıcı, her şeye güç yetirici, bütünüyle kavranılmaz tek üstünlük olduğunu insanlara bildirmek istemiştir. O, bu bilgileri bir özel haberci (Cebrail) aracılığıyla, insanlar arasından seçtiği özel kişilere (nebi, resul) üstü örtülü (icaz) bir dille ulaştırmıştır.

 

Varlıkların yaradılış sebebi ile işlev ve görevlerinin bir özel melek aracılığıyla yalnızca peygamberlere Allah tarafından gönderilen anlam ve söz yükü zengin ve örtülü yüksek iletişime vahiy denir. Cinnet ise, benzeştiren ve biraradalığı sağlayan akıl ve duygu düzenlemelerine ait beklentileri ret ve inkâr ederken, kendisindeki başkalaşımı bilemeyecek, anlayamayacak ve kendisini kontrol edemeyecek kadar uyumsuzlaşmanın adıdır.

 

Cinnet, alışılmışın, yaygının, akla uygun olanın, arınmış ruhun ötesine geçme dışına çıkma hâlidir. Bir insan, arzu, heves ve gayret ile peygamber olamayacağı gibi, cinnet geçirmeyi de istemez, benimsemez. Kültürler, bilgi vericilik eden kişi ve kurumlar insanları benzeştirir. Her insanın mensup olduğu kültürün istediği benzeşirliği, bilince dönüştürmesi gerekli şart, bilgi, özgüven duygusu, sabır ve sorumlulukla biçimlendirip başarı sağlamışlık ise, yeterli şart…

 

Nebiler, Resuller, Peygamberler Allah’ın kürsüsünde bulunan hükümleri Cebrail aracılığıyla alırlar. Peygamberlerin, Cebrail’den alarak diğer insanların anlattıklarına dil ve bu hükümlere inanan halka ümmet denir. Bu ilahî mesajlar, insana olgun olmayı yaratılma sebebine uygun yaşayabilmeyi örgütleyen ve bu yönde uyaran çağrılardır. Bu kutsal ifadelerin üç özelliği vardır:

 

1- Bir üst dil ile söylenmiş olması;

2- Yüksek bir duyarlılık ve algılayış gücü ve eğilimi gösterenleri muhatap edinmesi ve etkilemesi;

3- Özel bir ritim ve armoni taşıyarak çok özel bir ahenk bulundurması…

 

Ortak duyarlılığa sahip, şiiri özeline taşımak isteyen kişilere tanımımı bir daha sunayım:

 

Vahiy ile cinnet arasında bir ömür yaşayan insanın, beklentileriyle buldukları arasında sıkışması; imandan inkâra, sevmeden nefrete, katı kalplilikten merhamete veya şefkâte gidip gelmeleri sırasında, kavrayışının veya dayanma gücünün bir yere asılı kaldığında, attığı çığlığın, ahenkli bir biçimde söz kalıbına dökülüp üst dile dayalı bir anlaşmaya dönüştürülerek oluşturulan ifadeye şiir denir.


             Dua ve dilekten, küfre; sevgiden nefrete; özlemden felsefeye, günlük anlaşmadan bilime, sokak delikanlısının argosuna kadar bütün ifade kalıplarına damla damla sızan, bu damlalarla kültürümüzü zenginleştiren bir Türkçe var.

 

Türkçe’yi yarına taşıyacak olan öncelikle siyasetçidir; eğitimci ve bilginlerdir. Siyasetçinin asıl işlevi, içte dirlik, düzenlik ve huzuru; dışta haysiyet ve itibarı sağlayıp egemenlik ve bağımsızlığın devamına hizmet etmek değil de nedir? Devletimizin siyasî kimliğinin adı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması, siyasetçilerin, bilginlerin, yöneticilerin, eğitimcilerin ve sanatçıların vazgeçilmez görevidir. Türk Dili Cumhuriyeti oluşturamamışsanız, eğitimin her basamağında da, her türlü resmî yazışmada da, bilim ve edebiyatta da, siyasî cumhuriyetinizi dilinizle taçlandıramamışsanız, bir gün gelir bağımsızlığınızı tartışırlar, tartıştırırlar… Önce ayrışma, sonra ayrılma, bölünme isteyenleri bütünleştirici güç ve imkân olan dile savaş açmalarını yeterince değerlendirmeliyiz. Eğitim, öğretim, yargı dilinde, daima ve mutlaka Türkçe… Bozguncuların devlet kavramını öğrenmelerine yardımcı olunması için siyasetçiye dilci bilginler de yardım etmeli…

 

Bağımsızlığınıza ve egemenliğinize saldırılmasına yol açabilecek olumsuzluklara ‘hayır’ diyenler, şiire sahip çıkmalıdır. Dilin şiirde bayraklaşıp bilinç silahına dönüşmesine yardımcı olunmalı, destek verilmelidir.

 

Şiirin, gücünü ve işlevini bilenler, gönülleri, hatta akılları davranış kalıbına taşıdığını farkedenler, dilin iç kalesi olduğunu untmayanlar, şiire olan saygısını ve sevgisini bilinçli bir dil korumacılığı hâlinde sürdürürler.

 

Bu salonda kendilerinin yanışını, şiirleriyle ortaya koyan, birer çıra gibi tutuşarak bizi de kendi bilinç ışıklarıyla bütünleştiren şairler var; Türkçenin müdafaa-yı hukukunun, Türkçenin kuva-yı milliyesinin kahramanı olan bu şairleri alkışlıyorum, alkışlamanızı istiyorum. Bu şairler, kültür savaşımızın, benlik ve kimlik açısından egemenlik kavgamızın gönüllü kahramanlarıdır.

 

Şairler, hem duyguların, zevklerin, hem de, dilin hastalanmasını önleyen koruyucu, zenginleştirici, yüceltici tutumlarını ısrarla sürdüren kültür hekimleridir. Onların şiir bereketidir ki, anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, gönlümüzü yakan kişiyi, bizden doğanları, milletimizi, bizden önce yaşayanları ve bu vatan toprağını sevmemizi hazırlar… Şairler, sevmenin eğitimini sezdirerek verenlerdir; ahenkli ifadelerin efendileridir…

 

Bu türden güzel toplantıları düzenleyenler; ise, Türkçeye ve ‘Türkçe Türk milletinin kalbidir.’ diyen Atatürk’ün istediklerine uyarak görevini yapan insanlardır… Hazar Şiir Akşamları, Sapanca Şiir Akşamları, Yeşilırmak Şiir Akşamları, Zeugma Şiir Günleri ve Bizim Ece Dergisi Şiir Günleri… Şiirimizin ve şairlerimizin içimizi yıkadığı, Türkçemizi parlattığı toplantılar…

 

Elazığ şiirin başkentidir, şiir kokar, orcik kokar, dert kokar. Salihli ise, bundan sonra benim gönlümde ilçe değil, şiirin vilayetidir. Şiir kokar, şiir ile ışıtır, ısıtır bütün bir ili, bölgeyi… Bu şiir toplantısını düzenleyenleri, iyi niyetiyle bezeyen yöneticileri ve bu arada sabırlı ve özverili dostumuz Sayın Ahmet Otman’ı kutluyorum.

 

Millî bilinciniz sizden ne istiyor? Egemenliğinize de, bağımsızlığınıza da, dilinizin yüksek zevki ve zevkliliği esas almasının göstergesi olan şiirinize de sahip çıkılmasını… Kişinin ve toplumun varlığını, hem oluşturan, hem de devamını sağlayan kavram ve kurumlara sahip çıkılması, aydın olmanın ön şartıdır. Şairler ne yapar? Bu mensupluk, sahiplik ve bilgili sorumluluk yönünde, kişilerin ve toplumun uyarılmasına ve bilgilendirilmesine veya dilin yaşatılmasına, duygumuzun arınmasına, millî bilincin oluşmasına katkı sağlarlar…

 

Bu beklentilerle, şairleri, şiire saygı ve sevgi gösterenler ile siz Salihlileri saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Sayfa Başı
Ana Sayfa                           Bütün Makaleler
  Yazdır    Gönder   Yorum Yap  
  Bu yazarın son yazıları...
    18 Mart 2008 Salı - Çanakkale Ne İdi Yahut Emperyalistler Nasıl Durduruldu?
    09 Şubat 2008 Cumartesi - Gerçek İnkâr Edilebir mi?
    31 Temmuz 2007 Salı - Tarihin Evi Yahut Ana Altayca’nın Torunları
    25 Haziran 2007 Pazartesi - Sömürgeciliğin Yöntemleri ve Bunu Yıkan Atatürk*
    07 Haziran 2007 Perşembe - Kahramanlık Nedir?*
  Bu makale için yapılan yorumlar...
  Bu makale için hiç yorum yapılmamış... İlk yazan siz olun...


HaberAkademi
Yazarlarımız
  Prof. Dr. Hacı
  DURAN
Üniversiteler, Esir Olduğu Zihniyetten Kurtulmalı*
  Ömer
  SAĞLAM
Diyanet Üniversitesi’ne Mutacı Rektör(!)
  Doç. Dr. Ahmet
  HALAÇOĞLU
Profesyonel Ordu Teşkili ve Kaynak Meselesi
  Dursun
  BERKOK
Gözyaşsız Ağlamalar?
  Mustafa Nevruz
  SINACI
Nisyan İle Malul Olma Utancı
  Dr. Tamer
  KUMKALE
20 Temmuz 1974, Kıbrıs’ta Barışın Doğduğu Gün
  Dr. İklil
  KURBAN
Rusya’yı Tanıyalım
  Ongun Buğra  
  ERCAN  
Çek Bir Provakasyon


Sitemiz en iyi İnternet Explorer ile 1024 X 768 piksel çözünürlükte görünür...
Powered By Kürşad KARA