"Bilim" sözcüğü, deneysel fenomenin sistematik ve objektif olarak çalışılmasını, bilimsel bilgi ise bu çalışma sonucu ortaya çıkan bilgiyi ifade eder. Çoğu sosyal bilimci bu genel tanımı kabul etmekle birlikte, bu tanımda ifade edilen "deneysellik", "objektiflik" ve "sistematik olma" niteliklerini farklı şekilde değerlendirirler. Çünkü bu kavramlar, " mantık ve matematik gibi formel (biçimsel) bilimlerde veya sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimlerde farklı özellikler gösterirler. Örneğin, “bilimsel bilginin objektif olması” ne demektir? Eğer objektif olmadan "genel-geçer olma”yı anlıyorsak, bu anlayışa sosyal bilimcilerin bazı itirazları olacaktır.
Belirli bir topluma ilişkin olgulardan hareketle benzer türdeki toplumları içine alan bir genelleme yapabilir miyiz? Sosyal bilimlerde, özellikle sosyolojide, objektifliğin, deneyselliğin ve sistematik olmanın ne anlama geldiğinin tartışılması konuların başında gelmektedir.
Formel (Biçimsel) Bilimler
Bilimlerin sınıflandırılmasında, matematik ve mantık formel bilimler grubuna dahil edilirler. Matematik ve mantığı diğer bilimlerden ayıran en önemli özellik bu bilimlerin konu ve kavramlarını duyularımızla kavrayamadığımız, ancak zihinsel olarak var olduklarını kabul ettiğimiz ilke ve sembollerin oluşturmasıdır. Bu bilimlerin araştırdığı konular doğada bulunmazlar. Mesela, sayılar, geometrinin konusu olan şekiller (üçgen, dörtgen gibi) ve onlara ilişkin özellikler doğada bulunmazlar. Matematiğe ilişkin doğrular, doğruluğunu peşinen kabul ettiğimiz aksiyom ve postulatlara dayanır. Bu bilimlere ilişkin doğruların doğrudan, ön kabule, deneye ve gözleme dayanarak elde edilmemesinden dolayı, bazıları matematik ve mantığın aslında bilim olmadığını, sadece diğer bilimlere "yardımcı" olduklarını ileri sürerler.
Bazıları da mantık ve matematik bilgisinin doğru ve kesinliğine olan güven nedeniyle bir bilginin bilimsel kesinliğinin matematiğe olan yakınlığıyla ölçüldüğünü ileri sürerler. Böyle bir düşüncenin sosyal bilimler için çok fazla bir anlam ifade etmediği açıktır.
Evet, sosyal bilimler de istatistik ve ölçme gibi bazı matematik teknikleri kullanır. Ancak sosyal bilimleri salt bir istatistik ve ölçme çalışması olarak görmek, sosyal bilimin doğasına uymaz.
Doğa Bilimleri
Doğa bilimlerinin konusu doğada olup biten olaylardır. Bu bilimler genelde doğada olup biten olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini (determinizm), deneysel araçlara baş vurarak, elde ettikleri verilerle doğayı açıklamaya çalışırlar. Doğa bilimlerine geleneksel bilim anlayışından kalan bir saplantı nedeniyle pozitif bilimler de denir. Ancak bilim bir bütün olduğunu göre bunun bir kısmına pozitif dersek diğerlerine de negatif demiş olmuyor muyuz? Belki bu anlayışın bir yansıması olarak bazıları sosyal bilimleri bilim saymazken, sosyal bilimlere en yakın bilimlerin başında gelen matematik de pozitif bilimler arasında sayılır. Oysa matematik sosyal bilimlerden daha soyuttur ve varlığını soyut bilgilerle inşa ettiği kavramla ifade eder.
Pozitif bilimsel bilginin ise beş özelliğinden bahsedilir. Bunlar:
a- Bilimsel bilgi, belli bir metodu olan bilgidir.
b- Bilimsel bilgi, genelleştirilmiş bir bilgidir.
c- Bilimsel bilgi, kesin bir bilgidir.
d- Bilimsel bilgi, birleştirilmiş bir bilgidir.
e- Bilimsel bilgi, objektif bir bilgidir.
Yukarıdaki özellikler, pozitivist bilim felsefesi anlayışından kaynaklanan bilimsel bilginin genel özelliklerini yansıtır. Bu özellikler, doğa bilimleri (fen bilimleri), bunlar arasında da özellikle fizik esas alınarak ifade edilmiştir. Ancak, bilimsel bilginin ne oranda objektif olduğu veya olabileceği günümüzün bilim felsefecileri tarafından tartışılmaktadır. Örneğin, Thomas Kuhn’a göre, bilim adamı herhangi bir teoriyi kabul ederken kendisinin ve içinde bulunduğu sosyal grupların değerleri, ihtiyaçları, istek ve beklentilerini dikkate alır. Bir başka deyişle, aynı fenomeni açıklayan iki rakip teoriden hangisinin kabul edileceği değer, ihtiyaç, istek ve beklentiler gibi sübjektif unsurların etkisi altındadır. Aynı soruyu “genellilik” özeliği içinde sorabiliriz.
Bilimsel bilgide genellilik sosyo-kültürel bilimler için ne derece geçerlidir? Belli bir topluma ilişkin olgulardan hareketle elde ettiğimiz gerçeklikleri ne oranda genelleştirebiliriz? Bilimsel bilginin genellilik ilkesi sosyal bilimlerde en tartışmalı konuların başında gelmektedir. Örneğin, bütün toplumlarda aile yapısı ortak özellikler göstermesine karşın önemli farklılıklar da gösterir. Çünkü aile, sadece bir kaç bireyin bir arada bulunmasından oluşan bir sosyal grup değil, aynı zamanda bu grubun kendine özgü değerleri olan, grup içi ilişkilerini bu değerlere göre sürdüren bir birimdir. Kültürel değerlerin toplumdan topluma değişiklik gösterdiği de bilinen bir gerçektir. Öyleyse, sosyal bilimlerde genellilik ilkesini doğa bilimlerin- de olduğu şekliyle kabul edemeyiz. Tabii ki bu, sosyal-bilimsel bilginin doğa-bilimsel bilgiden daha az objektif olduğunu göstermez.
Sosyolojinin bağımsız bir bilim olarak ortaya çıktığı 19. yüzyılda sosyal olaylara doğa bilimlerinden, özellikle de fizikten alınan yöntemlerle yaklaşılıyordu. Comte ve diğer pozitivistler doğa bilimleri ile sosyoloji arasında bir metot farklılığının olabileceğini dikkate almamışlardı. Bu pozitivist yaklaşım 20. yüzyılın başlarına kadar, kısmen de 1950’lere kadar devam etmiştir. Oysa sosyal bilimlerde daha çok "anlama” ve “yorum" söz konusudur. Bir sosyal grubun davranışını ona dışardan bakarak deği1, onun içine girerek, onun kültürünü, değerlerini anlayarak, ortaya konulan davranışları da bu kültür ve değerler ekseni içerisinde yorumlayarak açıklayabiliriz.
Sosyal Bilimler-İnsan Bilimleri
Psikoloji, sosyoloji, sosyal antropoloji, tarih ve siyaset bilimi sos- yal bilimler ya da insan bilimleri grubuna girerler. Bu bilimlerin ortak özellikleri insan davranışını çeşitli yönleriyle ele almalarıdır. Örneğin psikoloji tek tek bireylerin davranışı üzerinde dururken, sosyoloji sosyal grupların davranışları üzerinde durur. Sosyal bilimlerin konusunu anlamak için insan davranışını anlamak gerekir. Çünkü sosyal bilimler, insanı fiziksel ve biyolojik yönden değil "davranışlar" yönünden ele almaktadır. İnsan davranışları değerler, inançlar, istekler, fiziksel ve sosyal ihtiyaçlar, kültürel normlar, eğitim, alışkanlıklar gibi genel unsurlarca belirlenir. Öyleyse sosyal bilimler, insan davranışının bu unsurlarca nasıl yönlendirildiğini veya etkilendiğini anlamaya yönelik bir çalışmadır.
İnsanlar benzer fiziki çevrede yaşıyor olsalar bile bu fiziki çevrede bulunan nesnelere veya varlıklara farklı anlamlar verebilirler. Örneğin, birçok insan için kartal sadece bir kuş olarak algılanırken, bir klan grubu için kutsal bir varlık olarak görülebilir. Totemi kartal olan bir klan toplumu için kartal sadece sıradan bir kuş değil, klanın üyelerinin tapındığı ve onların davranışlarını belli şekilde etkilediği olağanüstü bir varlıktır. Demek ki, insan davranışlarını anlamak ve açıklamak için ona etki eden her çeşit unsuru tanımak ve bilmek gerekir.
Sosyal bilimlerin inceledikleri konular itibariyle evrensel değerler taşımalarının mümkün olmayacağını, bu nedenle sosyal bilimlerde genelleme yapmanın zor olacağını söylemiştik. Max Weber’ e göre genellilik sadece doğa bilimleri için arzu edilen bir özelliktir. Sosyal bilimlerde bir bilimsel ifade ne kadar genelse o oranda içerikten yoksundur. Çünkü her sosyal grup ayrı bir gerçekliktir. Bir sosyal grupta elde edilen bulgular daha çok o gruba ait gerçekliklerdir. Ancak zaman zaman bilim adamları belli toplumlarda elde edilen bilgileri veya olguları diğer toplumları da içine alacak şekilde genelleme eğilimine girmişlerdir. Bazen de bir topluma ait kavram ve değerlerle başka toplumlara ait değer ve olguları açıklamaya çalışmışlardır. C. W. Mills bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: Sosyal bilimlerin ele aldığı değerler, Batının sosyal hayatında ortaya çıkmış değerlerdir. Diğer sosyal gruplardaki sosyal bilimlerin kavramları Batıdan ithal edilmiştir [1]. Mesela bizde “aile”, baba-anne ve çocukları, içine alan biyolojik ve sosyolojik bir gerçekliği ifade eder. Ancak, evdeki devamlı çalışanlarda aileden sayıldığı gibi bazen bağlı olduğumuz sülaleyi ya da erkeğin hanımını ifade etmek içinde aile kavramını kullanırız. Diğer yandan insan kavramı da bizde farklıdır. Mesela Batıda insan alet kullanabilen ve yapan havyanken, bizde insan Allah’ın yarattığı yeryüzündeki en değerli yaratılandır. Ayrıca “insanı kâmil” ya da “adam olmak” kavramı bizim kültürümüze has kavramlardır.
Aynı gerçeği Ş. Mardin şu ifadelerle dile getirmektedir: "Gelişmekte olan ülkelerin önemli toplumsal özelliklerinden biri, aydınlarının bütün diğer toplum unsurlarından önce Batı çağdaş düşüncesini öğrenmesidir. Gelişmekte olan ülkenin aydını, böylece bir taraftan kendi kültürünü geri bulmaya başlar ve halk ile bağlarını koparırken, diğer taraftan yeni bir toplum düzenine ihtiyacı şiddetle hisseder”. Bu anlayıştaki bilim adamları daha çok "toplum mühendisleri" olarak nitelendirilirler. Oysa bilim adamının esas amacı sosyal hayatı değiştirmek değil, onu anlamak ve açıklamaktır. Sosyal hayatı değiştirmeye yönelik her uğraş bir değer yargısı taşır.
Bilim adamının amacı değer üretmek değildir. Bu nedenle bazıları toplum mühendisliği kavramına eleştirel bir gözle bakarlar. C. W. MiIls kendi sosyal bilim anlayışını "toplumsal sorunlar üzerinde duruyor gibi görünüp de ’metodolojik’ bir örtü altında bürokratik tekniklerden ibaret bir sosyal bilimcilikten başka bir şey yapmayanların anlayışından bütünüyle farklı" bir anlayış olarak niteler. Demek ki sosyal olaylar, ne doğa bilimleri yöntemiyle ne de bir mühendis bakış açısıyla anlaşılamaz ve açıklanamaz.
Sosyal bilimlerde açıklama yöntemi doğa bilimlerindekinden de farklıdır. Ancak daha önce de ettiğimiz gibi doğa bilimlerinden sosyal bilimlere uyarlanan doğalcı (naturalist) yaklaşım uzun süre sosyal bilimlerde egemen olan açıklama modeli olmuştur. Bu anlayışa göre bir sosyal olayın bilimsel açıklamasını vermek, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi, genel yasa veya yasalara dayanarak söz konusu olayın gerçekleşme koşularını da göz önünde bulundurarak tümdengelimsel bir yolla çıkarım yapmaktır.
Dikkat edilirse genel yasalara dayanarak bir sosyal olayı açıklamak sosyal bilimlerde istisnası olmayan yasaların varlığını kabul eder. Oysa sosyal bilimlerde istisnası olmayan yasaların varlığını kabul etmek oldukça tartışmalıdır. Hatırlanacağı gibi sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde olduğu gibi genelleme yapmanın oldukça güç olduğunu söylemiştik. Her olayın kendine özgü şartları olabilir. Örneğin, sosyal bilimci gelir ve eğitim durumu düşük, genç yaşta evlenmiş, kadının erkeğe oranla daha fazla geliri olan, oldukça farklı sosyal gruplardan gelen evli çiftlerde boşanma riskinin yüksek olduğunu gözlemleyebilir. Ancak boşanma riski yaratan şartlara bakarak bir çiftin neden boşandığını her zaman doğru bir şekilde açıklayamayız. Bunun için o çifte özgü koşulları bilmek gerekir. Bunun içinde çiftlerin sadece fiziki ve sosyal şartlarını değil, onların iç dünyalarını da anlamak gerekir. Demek ki, sosyal olayların çok nedenli olmaları onların doğalcı bir yaklaşımla açıklanabilmelerini engellemektedir.
Yorumcu yaklaşıma göre ise sosyal bilimin amacı davranışların ve sosyal ilişkilerin anlamını anlamak, metodu ise yorumlamaktır. Çünkü bu anlayışa göre, sosyal fenomeni oluşturan kurumlar, aktiviteler, davranışlar özü gereği anlamlıdırlar. Bu nedenle sosyal fenomen, onu ger- çekleştiren kişilerin görüş noktasından hareketle anlaşılmalı ve açıklanmalıdır. Bir başka deyişle, anlamak ve açıklamak sosyal grubun veya bireyin iç dünyasına girmekle olur. Oysa doğa bilimlerinde bir nesnenin iç dünyasına girme diye bir şey söz konusu değildir. Özetle, yorumcu yaklaşım sosyal bilimlerin hem konusunun, dolayısıyla, hem de metodolojisinin doğa bilimlerinden farklı olduğunu vurgulamaktadır.
Sosyal bilimlerde kısmen yaygın olan bir başka anlayış da eleştirel yaklaşımdır. Daha çok Marksist gelenek içerisinden gelen bu yaklaşımcılara göre, sosyal bilimlerin amacı sadece sosyal olayları anlamak değil, sosyal grubu istendik yönde değiştirmek için soysal olayları eleştirmektir. Dikkat edilirse eleştirel yaklaşım değer yüklü bir metodoloji özelliği göstermektedir.
[1] Mills, C. W., Toplumbilimsel Düşün (Ü. Oskay), Ankara, 1979, s. 274.