Ana Sayfa Üyelik Giriş Sayfam Yap Sık Kullanılanlara Ekle Bize Ulaşın Hakkımızda
  
Dünya
Orta Doğu
Siyaset
Güncel
Söyleşi
Yorum
Araştırma
Tartışma
Toplum
Kültür-Sanat
Eğitim-Öğretim
Bilim
İslam Dünyası
Türk Dünyası
Ekonomi
Teknoloji
Sağlık
Çevre-Magazin
Duyurular
Basın Özetleri
      Bütün Haberler
      Bütün Makaleler
  Anket Sonuçlar 
   Kürtler (Kurmanclar-Kırmançlar) kim?
Konu hakkında bilgim yok.
Kendi başlarına bir millet.
Türklerin bir kolu.
Arapların bir kolu.
Farsların bir kolu.
Farslar, Türkler ve Arapların karışımı bir millet.
Yazarlarımız
Türk Basını
Yurtdışı Basını
e Dergiler
e Kütüphaneler
Linkler
MURAT 
YETKİN 
MİT, etnik çatışma ihtimali konusunda uyarmış
GÜNGÖR 
MENGİ 
Keşke elli tane Sami Selçuk’umuz olsa...
ÖZDEMİR 
İNCE 
PKK’nın silah bırakma koşulları
FİKRET 
BİLA 
Kılıçdaroğlu: ‘Devlet işi mezara değil arşive gider’
MURAT 
YETKİN 
Kılıçdaroğlu: Geçmişteki yanlışları telafi ediyoruz
MUSTAFA 
MUTLU 
Bu son, size hiç yakışmıyor Sayın Büyükanıt!
SEBAHAATTİN 
ÖNKİBAR 
YAŞ toplantısında beklenen şovlar?
SAVAŞ 
SÜZAL 
Davutoğlu Washington’da tekzip edildi
MURAT 
YETKİN 
İran da mı referandum, Kıbrıs da mı?
BEHİÇ 
KILIÇ 
Maksat MHP’ye saldırmak




     27 Mart 2007 Salı  
Ülkücülük*
İskender ÖKSÜZ
iskenderoksuz@gmail.com
Yazarın Özgeçmişi

"İç Türklere rağmen Milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!"

“Ülkücülük” kavramı bugünkü anlamını kabaca, 1969’dan sonra kazanmaya başladı.Bazıları bunu birkaç yıl geriye bazıları ileriye götürecektir. (Daha ziyade ileriye...) “Ülkü”, muhakkak ki çok önce Türk Milliyetçiliği’nin kelime hazinesinde vardı. Belki de, “kızıl elma” kavramıyla yaşdaştır. Atsız Bey’in makalelerini topladığı ve uzun yıllar ders kitabı gibi okuduğumuz eserinin adı “Türk Ülküsü”dür[1].

Yanılmıyorsam 1969’da, Türkiye’ye yönelen Sovyet saldırısına karşı Ankara’da KÜBİTEM (Kültür Bilim ve Teknik Merkezi) kuruldu. 1970’lere damgasını vuran yayınların, elit örgütlenmenin merkezinde bu kuruluş vardır. Stratejisinde, çeşitli kesimlerdeki Türk Milliyetçilerini ayrı ayrı teşkilatlandırmak vardı. KÜBİTEM’in her çekmecesinde yeni kurulan veya kuruluş safhasındaki bir derneğin evrakı bulunurdu. Bu çekmecelerden biri, “Ülkü Ocağı”nınkiydi. Kim tahmin ederdi ki, on yıl içinde bu çekmece bütün ülkeyi kavrayacak, hattâ yurt dışına, önce Avrupa’ya, daha sonra da Asya Türk yurtlarına uzanacak.

Bu çalışmalar her gün, bütün gün sürerdi. Bazen geceler, bazen sabahlardık. Fakat ilk arada gittiğimiz, fikir problemlerimize çözüm aradığımız ve moral bulduğumuz bir mekân vardı: Hafta Sokak’ta Galip Erdem Ağabey’in evi. “Yaşayan ansiklopedi”, “ayaklı ansiklopedi” klişe ifadelerdir. Galip Ağabey, öyleydi ama ansiklopedi gibi cansız bir bilgi deposu değil, o bilgi hazinesini aktüel problemlerimize uygulayan, yalnız gördüğümüz problemleri değil henüz algılayamadıklarımızı da tespit edip çözen fikir merkezimizdi .

1969’a kadar “ülkü” kavramı vardı ama bugünkü anlamıyla “ülkücülük” o günlerde doğdu.

Galip Ağabey’i 1997’de kaybettik. Türk Ocağı Mart 2007’de onun anısına “Ülkücülük ve Ülkücüler” konulu bir panel düzenledi. Panele katılanların bu kavramları anlayış ve anlatışı bir birinin tam aynıydı. Niçin? Çünkü oradakilerin hepsi, Hafta Sokak’tan geçmişti. On yılda gelişen şartlar içinde “ülkücülük” hepimizin aynı anlamı yüklediği bir kelime olmuştu.


* * *

En büyük toplum birimi “bütün insanlık”tan, en küçük birim “tek insan = ben”e kadar mensup olduğumuz iç içe nice çember vardır. Sınıf, ümmet gibi büyük topluluklar arasında “millet”i tercih edene “milliyetçi” diyoruz. Milletin çıkarını, “Ben”, “ailem”, “yakınlarım”, “sülalem” gibi daha küçük grupların çıkarlarının da üstünde tutabilenlere ise “ülkücü”... Belki bu tercih sırasında en büyük zorluğu taşıyan, hiç olmazsa ters örneklerin en çok olduğu kritik karar, şahsî çıkar ile milletin çıkarı arasında yapılan tercihtir. Milli menfaati, kendi menfaatinin üstünde tutmaktır. Veya Galip Ağabey için kullanılan, “fena filmillet”[2] yaşayışıdır. Nevzat Kösoğlu Galip Erdem’den de alıntılar yaparak şöyle anlatıyor:

“Galip Erdem için ülkücülük, bağlandığı bir üstün değerde kendini aşmak cehtidir. Dünya zevklerinden, bedenî hazlardan bu gaye uğruna vazgeçebilmek gücüdür. Bu tutumunla, kalabalık tarafından hor görülebilir, enayilikle suçlanabilirsin; bütün bunlara aldırmayıp devam edebilmendir. Budala da deseler, ‘varlığını aşan üstün bir gaye için mücadele edeceksin’.

“Dünyevî zevklerden geçmek kolay değildir, ‘Ama sen de, eğer nasibin varsa ve geçireceğin çetin denemeyi başarı ile sonuçlandırırsan, “ayrılık derdine dayanamamam” mânâsını anlayacak, bir başka alemin sırlarına açılan kapıdan girmene izin verilince, sahici mutluluğa ereceksin’ O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin.

“Görüleceği gibi Galip Erdem, tam tasavvufî bir üslupta, kendini ülküsüne, yani milletine adamayı anlatmakta, tasavvuf tabiri ile, “fena filmillet” olmanın doygunluğundan ve yüceliğinden söz etmektedir. Bu bakımdan onu Türk milliyetçiliğinin ermişlerinden kabul etmek yadırgatıcı olmayacaktır.”

Ne kadar doğru. Özellikle “O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin” ifadesi bize hemen Atsız’ın mısralarını çağrıştırıyor:

Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden,
İtler bile gülecek kimsesizliğimize.

Ülkücülükle klasik Türk tipi “sağcılık” arasındaki fark bu noktada beliriyor. 1940’lardan seslenen Atsız ile, ondan yirmi yıl kadar sonra yazan Galip Erdem’in, “okumuş adam, devlet kapısında memur olur” devrinden geldiklerini unutmamalıyız. Gerçekten ekmeğin hemen hemen sadece Devlet Kapısı’ndan kazanıldığı o zamanların Türkiye’sinde, önce hükümet değil de önce millet demek, adamı çöpçü yapmasa da en fazla, Süleymaniye Kütüphanesi’ne memur yapardı. Bu noktada rahmetli Tarık Buğra’nın sözlerini aktarmam lâzım: “Türkiye’de sağcılık demek; devletten menfaat sağlamak demektir.” Buğra bu fikrini bir yerde yazdı mı bilmiyorum...

Ülkücülük dervişlik midir?

O halde bir cins dervişlik midir ülkücülük?

Evet ve hayır... Evet dersem geniş bir kitleyi çok mutlu edeceğimi biliyorum ama buna rağmen aynı zamanda “hayır!”.

Derviş, daha büyük bir gaye uğruna kendini yok eder, fakat bunu millet için yapmaz. Son tahlilde, yine kendi aşkınlığı için yapar.

Kontrastı ortaya koyabilmek için, rahmetli Tahir Hoca’nın (Tahir Karagöz) bir Mevlevî derviş hikâyesini tekrarlamak isterim. Mahallenin kabadayısı, dervişliğe heveslenir ve en yakın Mevlevî dergâhına giderek intisap talep eder. Konuştuğu zât, kendisine bir sikke (Mevlevî külahı) verir ve, “Bunu başına giy; sana kim ne derse desin, ‘Eyvallah” de. Yarın da tekrar gel; bakalım bu iş sana uygun mu?” der. Başındaki sikkeyle dervişlik işareti veren namlı kabadayıyı görenler, artık bir zarar gelmeyeceğini bildiği için olmadık şakalarla takılırlar. Kahramanımızın hepsine cevabı, “eyvallah”tır. Derken işler karışır. Bir cinayetin faili olmaktan tutuklarlar. Öyle ya, mahallenin kabadayısı, “her zamanki şüpheli”dir. İddialara da “eyvallah” der.

- Sen öldürdün!
- Eyvallah.
- İdama mahkûm ediyoruz!
- Eyvallah.

Sabah sehpaya çıkar. Tam o anda gerçek katilin yakalandığı haberi gelir ve kabadayımız zor belâ serbest kalır. Doğru dergâhın yolunu tutar. Kendisine sikkeyi vereni bulur. Başından çıkarıp onun önüne koyar:

- Ben vazgeçtim. Al sikkeni....

Biraz durakladıktan sonra da işaret eder,

- Eyvallah’ı da içinde.

İşte ülkücü, bunun tam zıddıdır. Ülkücü, “eyvallahı olmayan” adamdır. Bu yüzden gerekirse çöpçü, gerekirse peşinden gülünen bir kimsesiz olur.

Ülkücü, milletinin çıkarı için, iktidara da, müdüre de, partiye de, başkana da ve belki en zoru, dünyayı onun gördüğü pencereden görmeyen topluma da eyvallahı olmayandır. Milletin çıkarı için düşündüğünü söyler; doğru bildiğini yapar. Batı’da buna “demokrasi” derler. Bizde ise bazen “hainlik” diyorlar. Galip Erdem’e de demişlerdi.

Ülkücülük isyankârlık mıdır?

Gerektiğinde evet. Yine Atsız’ı hatırlıyorum:

Bir gün sabrın tükenir, silahını kapınca,
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına.

Allah böyle bir gerek göstermesin ama 1969’un ülkücülerinin ataları, 1919’un ülkücüleri, işte tıpkı öyle yapmışlardı. Hemen tam yarım asır sonra, 1969’un ve 1970’lerin ülkücüleri de gerçekten onlara lâyık evlâtlardı. Brejnev doktrini bayrağı altında SSCB, Türkiye’de ilân edilmemiş bir savaş başlattı. Ve Türkiye buna sağlıklı cevabını verdi. Ne mutlu ki, Türk toplumunun kültür genetiği, tehlike anında milletini savunacak kahramanları çıkarabilen bir dokudur.

Şimdi “geri görüşlülük”le, “canım yoktu bir tehlike, zaten bir süre sonra SSCB çöküp gidecekti” demek biraz tuhaftır. 1919’un ülkücüleri için de, “Yunanlılar ilelebet Sakarya’da kalacak değildi ya. Onlar yüzmeyi sever; bir süre sonra İzmir’den kendiliğinden denize atlayacaklardı.” demek gibidir. Ne gariptir ki, “yoktu bir tehlike” diyenlerin içinde o günlerde Apo’ya, “devrimci genç” payesini verenler olduğu gibi, kurulacağına kesin gözüyle baktıkları Türkiye Sovyet Cumhuriyeti’nde iyi bir mevki kapmak için uygun çeyiz düzenler de vardı.

Fakat ülkücülük, isyankârlık değildir. Vatandaşlık sorumluluğudur. Kendisini ülkesinde olan bitene müdahaleye mecbur ve bundan sorumlu görmektir. Bu isyandan çok farklıdır. Tebaa olmanın tersidir. “Bu devlet benimdir” bilincidir.

Etkileme- etkilenme çemberleri

“Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”[3] ile büyük etki yaratan Stephen Covey, Galip Erdem’den yirmi yıl sonra mensubiyet çemberlerine bir başka açıdan yaklaştı.

İç içe toplum çemberlerimiz bizi etkiliyor, biz de onları etkiliyorduk. Dünyada olup bitenin en kıyıda köşedeki insanı bile etkilemesine şimdi globalleşme deniyor. Bütün dünya bizi etkiliyor; Avrupa da, İslâm dünyası da, Türkistan da, Çin de. Milletimiz kesinlikle etkiliyor. Hemşerilerimiz, meslektaşlarımız, yakınlarımız, ailemiz... Bu etkilenme, değişik insanlar için değişik derecelerde olabilir. Fakat Covey’in kritik sorusu şu: “siz onları ne kadar etkiliyorsunuz?”

İşte etkili insan, bu iç içe çemberleri etkileyen insandır. En etkili insan en büyük çemberleri etkileyendir. Onlardan aldığı etkiden daha fazla etkileyendir. Mensup olduğu mesleği, yaşadığı şehri, milletini etkileyen. Ve daha ötedekileri...

Emperyalistler sömürüyor, iktidar saçmalıyor, Sabatayistler yönetiyor gibi garibanizmlerle kendini nelerin etkilediğini sayan değil, “peki sen kimi etkiliyorsun?” sorusuna gerçekçi ve olumlu bir cevap verebilendir “etkili insan”.

İşte ülkücü, milletinin çıkarı için etkileyen insanıdır. Fikir ve kanaat önderidir. Ve gerektiğinde de hareket önderidir.

Ülkücüler, toplumun elitleridir.

Elitlerin deveranı

Galip Erdem Wilfredo Pareto’nun “Elitlerin Deveranı” teorisini sık sık anlatırdı. Onuncu yıl anma toplantısında baktım; en az bu hatırlanıyor. Her halde “ileri milliyetçilik” kategorisine giren bir kavram olduğu için.

Elitler, toplumların tehlikeyle karşılaştıkları dönemlerde belirir. Rahat dönemlerde ise ortadan kaybolurlar. Kuruluş ve tehlike anlarının etkileyenleridir. Rahat zamanlarda bu işi başkaları devralır.

Ülkücülerle Pareto’nun elitlerinin birbirine ne kadar yakın kavramlar olduğunu anlatmama gerek yok. Pareto’nun aşağı yukarı çağdaşı sayabileceğimiz Tolstoy, Harp ve Sulh şaheserinde, arada sırada kahramanlar ve olaylarla okuyucunun arasında girip, ne olup bitiğini bir de doğrudan anlatır. “Ey kaari!” tipi bu kesintilerin bir tanesi sonlara doğru Kutuzov’un ölümünü açıklamak içindir. Tolstoy şöyle der: “Kutuzov’un görevi, Napolyon’u Rusya’nın dışına atmaktı. Napolyon, Rusya’dan def edildi. Böylece Kutuzov’un görevi sona ermişti. Bu yüzden Kutuzov öldü.” Elitlerin deveranının zorunlu uygulaması gibi bir şey!

Türkiye’ye Sovyet saldırısı def edildi. Mamak’takiler de hürriyetlerine kavuştular. Galip Ağabey’in görevi bitmişti. Bu yüzden Galip Ağabey öldü...

Pareto haklı çıkmamalı

Halbuki, ülkücüler görevlerini ihmal etmeseler, Pareto teorisi doğruluğunu kaybederdi. Tehlike geçtiğinde ortadan kaybolmak, bir icra kabahati değilse bile bir ihmal kabahatidir. Yarının tehdidini, bugünün ihmali doğurur ve ihmal, sonra yeni kahramanlara gerek duyulmasına yol açar.

Kahramanlar, kötü yönetilen toplumlarda ihtiyaç haline gelir; kötü yönetilen toplumlarda ortaya çıkar.

1919’un ülkücülerini ve kahramanlarını Osmanlı Devleti’nin son zamanlarındaki kötü yönetim doğurdu. 1969 ve sonrasının kahramanlarını da 1960’ların kötü yönetimleri...

“Keşke her zaman iyi yönetilsek ve kahramanlara ihtiyacımız olmasa.”

İşte bu son cümlem, hatalı ülkücülüktür. Doğrusu: “Keşke her zaman iyi yönetsek de sonra kahramanlara ihtiyacımız olmasa”dır.

Elitler, her an iş başında olmak zorundadır.

Galip Erdem’in bir sözüyle bitirmek istiyorum. Hepimizi göreve çağıran bir ifade: “İç Türklere rağmen Milliyetçi, Dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!”
____________________________
*Rahmetli Galip Erdem Ağabeyimizin aziz hâtırasına.
[1] Kitabın “Türk Ülküsü” ve “Türk Tarihinde Meseleler” başlıklarıyla ikiye ayrılması daha sonraki yıllara rastlar.
[2] Millet içinde benliğin yok olması anlamına gelen ve Galip Ağabey’e tam uyan bu tabir yine Türk Ocağı’nın düzenlediği birinci ölüm yıldönümü aklıma düşmüştü ve orada kullandım. Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem biyografisinde (Alternatif Yayıncılık, Ankara, 2002) yazıya dökerek ölümsüzleştirdi.
[3] Stephen R. Covey, “Seven Habits of Highly Effective People”, Free Press (1989) ve “Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”, Varlık Yayınları (2001).

Sayfa Başı
Ana Sayfa                           Bütün Makaleler
  Yazdır    Gönder   Yorum Yap  
  Bu yazarın son yazıları... Bütün Yazıları  
    16 Aralık 2009 Çarşamba - "Asimilasyon En İyi Entegrasyondur"*
    10 Eylül 2009 Perşembe - Bir Başka Açıdan ’Ne Mutlu Türk’üm Diyene’*
    17 Haziran 2009 Çarşamba - Milli Menfaati Olmayan ‘Ulus Devlet’*
    28 Mayıs 2009 Perşembe - Türküm, Özür Dilerim!
    03 Şubat 2009 Salı - Özrümüz Kabahatimizden Büyük!*
    22 Temmuz 2008 Salı - Türkiye’de dincilik ve laikçilik- Veya Maraşlı İmam neyle iştigal ederdi?
    06 Temmuz 2008 Pazar - Dinin Üç Cephesi
    19 Mayıs 2008 Pazartesi - Niçin Geri Kaldınız?: Piyasa
    19 Mart 2008 Çarşamba - Ekonomi ve "Niçin geri kaldınız?"
    19 Şubat 2008 Salı - Milliyeçiliğin Ekonomisi - Ekonominin Milliyetçisi
  Bu makale için yapılan yorumlar...
  Neval Kavcar  21 Nisan 2007 Cumartesi 00:54 
   Merhabalar
  Yıllar önce Aydın’a Sayın Emine Işınsu İle birlikte gelmiştiniz. Ben konuşurum yazamam nüktesi ile konuşmanıza başlamıştınız. Türk kültür hayatında yazanlar bir elin parmağını geçmiyor ne yazık ki, "söz uçar yazı kalır." diyerek, yazmaya devam ediniz diyorum. Sayın Emine Işınsu’ya da selamlarımla.. Neval Kavcar


HaberAkademi
Yazarlarımız
  Prof. Dr. Hacı
  DURAN
Üniversiteler, Esir Olduğu Zihniyetten Kurtulmalı*
  Ömer
  SAĞLAM
Diyanet Üniversitesi’ne Mutacı Rektör(!)
  Doç. Dr. Ahmet
  HALAÇOĞLU
Profesyonel Ordu Teşkili ve Kaynak Meselesi
  Dursun
  BERKOK
Gözyaşsız Ağlamalar?
  Mustafa Nevruz
  SINACI
Nisyan İle Malul Olma Utancı
  Dr. Tamer
  KUMKALE
20 Temmuz 1974, Kıbrıs’ta Barışın Doğduğu Gün
  Dr. İklil
  KURBAN
Rusya’yı Tanıyalım
  Ongun Buğra  
  ERCAN  
Çek Bir Provakasyon


Sitemiz en iyi İnternet Explorer ile 1024 X 768 piksel çözünürlükte görünür...
Powered By Kürşad KARA